rss
twitter
    Ne mutlu Türküm diyene!

Hocalı Katliamı - Xocalı Qətliamı



Bundan 19 yıl önce, yani 26 Şubat 1992'de Azerbaycan'ın Hocalı kentinde sivil halka karşı Ermeniler tam anlamıyla bir katliam yapmışlardır. Hocalı'nın işgali sonucu sivil, eli silahsız, Azerbaycan Türkleri çocuk, kadın, genç ve yaşlı ayrımı yapılmadan Ermeniler tarafından katledilmiştir.

Kinimiz, dinimizdir! Boşuna ırkçı olmadık... Ermeni köpeklerler kandaşlarımıza yaptıklarının hesabını elbet soracağız!










Fumane Mağarası

Dünyanın En Eski Mağara Resimleri

Dünyanın en eski sanat eseri olabilecek duvar resimlerinin, kuzey İtalya'da bir mağarada bulunduğu açıkladı. Üzerinde hayvan ve yarı hayvan yarı insan figürlerin bulunduğu yassı taş bloklar, Verona'nın kuzeyinde, içinde 1988 yılından beri kazıların yürütüldüğü Fumane mağarasında ele geçirilmiş. Mağaranın tabanında gömülü bulunan bitki ve hayvan artıkları üzerinde yapılan radyo karbon analizleri, resimleri yapan insanların 32,000 ve 36,500 yılları arasında yaşadıklarını ortaya koymuş bulunuyor. Bu durumda kırmızı kök boyayla çizilmiş resimlerin, en az Fransa'da Chauvet mağarasında bulunan kömürle çizilmiş küçük figürler kadar eski olduğu ortaya çıkıyor. Resimleri geçen yıl bulup keşfi sır gibi saklayan İtalyan kazıbilimcilere göre resimlerin daha eski olması büyük olasılık. Dünya'nın bilinen ilk ressamının, beş ayrı kaya parçası üzerine çizdiği şekillerden üçünün neyi tespit ettiği belirlenememiş. Ancak öteki iki resimden birinin dört ayaklı bir hayvanı temsil ettiği, öteki resminse 18 cm uzunluğunda hayvan başlı bir insan figüründen oluştuğu bildirildi. Kazıbilimciler, bu ve öteki bazı kazılarda ele geçirilen benzeri figürlerin büyücüleri temsil ettiğini düşünüyor.

Türkçe



Bir millet, ordusunu kaybedebilir. Bağımsızlığını da kaybedebilir. Fakat, dilini sakladıkça, o millet yaşıyor demektir. Dilini kaybeden bir millet ölmüş sayılır.

Hüseyin Nihâl Atsız

Moskof Keferesi



"Moskof keferesinden intikam alamadan fedayı can eden Alemdar Ali Ağa'nın ruhuna Fatiha" Bolu Göktepe Köyü Mezarlığı

Halep Sancağında Türkçe Yer Adları Var



Onomastik adı verilen yer ve insan adları bilgisinin, yer adları ile uğraşan koluna toponimi denilmektedir. Yer adları konusu bütün bilim dallarını ilgilendiren ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konudur.

Türk tarihi, kültürü ve yerleşme coğrafyası bakımından toponimi büyük bir önem taşımaktadır. Hızla değişen hayat şartları, hızlı kentleşme, teknolojik gelişmeler ve doğal afetler sonucu bazı iskan yerleri zamanla ortadan kalkmakta veya başka bir alana taşınmaktadır.

Bazen de bir bölgenin başka bir kültürün hakimiyeti altına geçmesi, zamanla buradaki adların kısmen veya tamamen değiştirilmesine sebebiyet vermektedir. Bundan dolayı Osmanlı devletinin önemli bir sancağını teşkil eden ve bugün Suriye toprakları içerisinde yer alan Haleb sancağındaki Türkçe yer adlarının tespiti kültürümüz açısından mühim bir vazifedir.

Yrd. Doç. Dr. Enver ÇAKAR

Çalışmanın Tamamı:

“Allah“ ve “Tanrı“ Sözcükleri Üzerine



Türk milleti olarak, bizlere sunulan bilgileri sorgulamadan kabul etme yönümüz vardır. Özellikle milletimizin yumuşak karnı olarak bilinen “inanç” konusunda atıp tutulanların bilimselliğini, gerçeğe uygunluğunu ve işe yararlığını mantık süzgecimizden geçirmeden benimseyiveririz. Bu nedenle bazı yanlış bilgiler, toplumumuzun usunda (aklında) yanlış olarak yer edinmiştir. Dahası bu yanlış bilgiler, onu sorgulamadan olduğu gibi kabul eden insanlar tarafından çok sıkı taraftar bulmaktadır. Çünkü efsane ve mitoloji gibi gizemli konularda söz taşımayı çok seven ulusumuz, kulaktan dolma bilgileri de çevresindeki insanlara “yemin billah çekerek” anlatmayı çok iyi becerir. Hâl böyle olunca, bazen kargaların bile güleceği bazı misaller tartışması bile “günah” kabul edilebilecek konulara dönüşür.

Tanrı adının, özünde Allah sözcüğü gibi tüm evrenin Ulu Yaratıcısına verilen bir ad olduğu, ancak bu konuyu derinlemesine araştıranlar tarafından bilinmektedir. Bunun dışında kalan insanlar, “Tanrı” sözcüğünü duydukları anda “Kafir misin sen? Biz müslümanız ve Allah’a inanıyoruz. Tanrı’ya falan inanmayız biz.” diyerek ne kadar büyük bir gaflete düştüklerinin farkında değildirler. Çünkü bunlar, dogmatik temellerde öğrendikleri bilgilerin yanlış olduklarına ihtimal vermez, bu bilgilerin yanlışlığını savunan insanlara da tahammül edemezler. Hâlbuki usumuzu karıştıran bu sorunu algılamak, oldukça basittir: Dünya milletlerinin büyük çoğunluğu tek Yaratıcının varlığına inanıyor ve onu “farklı sözcüklerle” ifade ediyor…

Kavramlar Nasıl Farklı Adlandırılır?

“İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu” (TDK Sevgi - TDK) olarak tanımlanan kavramın Türkçedeki karşılığı “sevgi“dir. Sevgi adı, Farsçada “aşk“; Fransızcada “l’amour“, İngilizcede “love“; Rusçada “любовь“, Arapçada “الحب” ; Almancada “liebe“; Portekizcede “amor” ve Macarcada “szerelem” olarak adlandırılmaktadır. Pek doğal olarak her ulus, “sevgi, aşk” kavramlarını kendi dillerindeki sözcükleri kullanarak karşılayacaktır. Sonuçta farklı dillerde de olsa kastedilen kavram, yani gösterilen şey aynı olduğundan bu sıralanan tüm adlar birbirine denk sayılmalıdır. Her ulus dünyayı algılayışına ve öz dil becerisine göre evrendeki kavramları kendince adlandırmaya çalışmıştır. Bunun için Macarlar’a “Neden sevgi yerine szerelem diyorsunuz?” demek ne kadar saçmadır, değil mi?

Yaratıcı kavramı da yeryüzündeki dillerin çoğunda farklı adlandırılmıştır. Çünkü dinler, insanlığın tarihi kadar eskidir. Dahası insanlar varoluşlarından beri bir yüce güce inanma çabası içinde olduklarından, “dağ, taş, el, ayak” gibi temel sözcüklerin yanında Yaratıcı’ya ait adları da koymuşlardır. Bunun için diller, ulusların inançlarına ait özellikleri yansıtmaktadır. Yaratan güç, İngilizcede “God“; Farsçada “Hûdâ“; İspanyolcada “Dios“; Almancada “Gott“; Fransızcada “Dieu“; Arnavutçada “Zot“; Çincede “神“; İbranicede “אלוהים“; Arapçada “Allah” ve Türkçede “Tanrı” olarak adlandırılmıştır. Bu sözcüklerin binlerce yıllık tarihleri bulunmaktadır. Bunun için her milletin kendi sözcüğü kendine göre kutsal ve değerlidir.

Türklerde Tanrı Kavramı Nasıl Gelişti?

Türkler, toplu olarak İslam’ı benimsemeden önce Gök Tanrı Dini‘ne inanıyorlardı. Bu dinde de tek Yaratıcı bulunuyordu ve Türk Ulusu bu Yaratıcıyı “Kök Tengri” olarak adlandırmıştı. İlk olarak Orhun Yazıtları‘nda görebildiğimiz “Tengri” sözcüğü, Türkler‘in Maniheizm’i ve Budizm’i kabul etmeleriyle birlikte değişmemiş ve aynen kullanılmıştır. İslamiyet’in 10. yüzyılda Türkler arasında yayılmaya başlamasını takip eden birkaç yüzyıl boyunca Türkler Yaratıcı’ya “Tanrı” adıyla seslenmişlerdir. İlk müslüman Türkler’in 14. yüzyıla kadar yazdıkları birçok eserde “Tanrı, Mevla, Hûdâ, İlah, Çalap, Allah, Rab” gibi Yaratıcı adları kullanılmaktadır. Bu adlardan “Mevla ve Hûdâ” Farsça kökenli, “İlah, Allah ve Rab” Arapça kökenli, “Tanrı ve Çalap” ise Türkçe kökenlidir. Bu adların hepsi, Yaratıcı’yı karşıladıkları için, Osmanlı‘nın kuruluş döneminde bile bu adların tümünün kullanılmasında sakınca görülmemiştir.

Osmanlı döneminde kullanılan dil, Türkçeyi resmen dışlamıştır. İki üç sayfalık Osmanlıca metinlerde, yalnızca 5-10 tane Türkçe sözcüğün geçtiği bir dönemi yaşayan Türkler, İslam’ın etkisiyle Arapçanın ve Farsçanın üstünlüğüne inanmaya başlamışlardır. Bu nedenle binlerce Türkçe sözcük gibi, “Tanrı ve Çalap” sözcükleri de unutulmaya başlanmıştır. Bu sözcüklerin kullanılmasının caiz olmadığı, İslam’ın yalnızca Arapça yaşanabileceği düşüncesi ile yobazlaşan Türkler, öz dillerindeki nice güzel sözcükleri unutmuşlardır. 14. yüzyıldan 20. yüzyıla gelinceye dek, Osmanlı’nın Türk ve Türkçe karşıtlığı yüzünden “Tanrı” sözcüğü kullanılmaz olmuş, hatta bu sözcüğün Türkler’e ait olmadığı söylenir hâle gelmiştir.

Nihayet Atatürk‘ün dil devrimiyle birlikte unutulan sözcüklerimizin bir kısmı, yeniden kullanılmaya başlanmıştır. Fakat bu kez sorun, yabancı ulusların konuşmalarının Türkçeye aktarılmasında “Tanrı” sözcüğünün kullanılmasıyla birlikte insanların Tanrı’yı yabancıların Allah’ı olarak algılamaya başlamasıdır. Özellikle yabancı dizi ve filmlerin çevirisinde “God” yerine hep “Tanrı” adının kullanılması, bu adın yabancılara mâl edilmesine neden olmuştur. 21. yüzyıldaki anlayış, bu şekilde gelişmiştir. Tanrı adının “gevur icadı, ecnebilerin kelimesi” olarak adlandırılması, işte bu dizi ve filmler yüzündendir.

Allah ve Tanrı Adları Nereden Gelmektedir?

Allah sözcüğü, Muhammed‘den önce Arapların “putperest” inancına ait bir sözcüktür. Araplar arasındaki Hanif dininde, putlara tapılıyor ve bu putlardan en büyüğüne “el-ilah” deniliyordu. “İlah” sözcüğü ise Sümer dinine ait olduğu düşünülen Tanrı adıdır ve Araplar tarafından -daha sonradan Muhammed tarafından yıkılacak- bir puta verilmiştir. Allah adının “el-ilah” sözcüğünden geldiği konusunda tüm ilahiyatçılar hemfikir olduklarından, İslamiyet’le birlikte Tanrı anlamında kullanılan “Allah” sözcüğünün aslı bir puttur.

Tanrı adının aslı olan “Tengri” sözcüğünün kökenine dair ise birkaç farklı görüş bulunmaktadır. Bunlardan birine göre Tengri adı Eski Türkçedeki “teng” (denk) sözcüğünden türemiştir ve bu sözcük Divan-u Lügat’it Türk‘te “teñ” olarak geçmektedir. Bu görüşte, Tanrı’nın doğadaki uyumu (dengeyi) ve evren düzenini sağlayıcı yönünün vurgulandığına dikkat çekilmek istenmiştir. İkinci görüşe göre Tengri adı, Orhun Yazıtları‘nda da geçtiği üzere “teñri” (mavi, gök, ulu) sözcüğünün anlam aktarmasıyla oluşmuştur. Göktanrı inancının etkisi ile ulu göklerdeki maviliklerin Yaratıcı’yla özdeşleştirilmesi de olası bir durumdur. Bunun yanında Tengri adının “tan+yeri” ve “ten+gri” sözcüklerinin bir araya gelmesiyle oluşabileceği hakkında da görüşler bulunmaktadır.

Tanrı Adını Kullanmak Günah mıdır?

Daha önce yazmış olduğum “Kutsal Dil Var mıdır?” Kutsal Dil Var mıdır? başlıklı yazıda belirttiğim üzere, insanlar hangi dine inanırlarsa inansınlar, inançlarını kendi dilleriyle yaşamaları doğrudur. Bunu başaran nice ulus vardır. Hıristiyanlığı Türkçe yaşayabilen Gagavuzlar ve Hint kökenli Budizm‘i kendi dillerinde yaşayan Çinliler buna örnektir. Türkler için Allah ve Tanrı adlarının bir farkı olmamalıdır; çünkü bu iki ad da Yaradan’ı karşılamaktadır. Hatta bu iki addan birini tercih edecek olsak bile, Tanrı adı tercih edilmelidir. Çünkü bu ad, bundan binlerce yıl önce atalarımız tarafından yaratılmıştır. Yalnızca bize aittir.

Çalap sözcüğüne, nispet i’sinin eklenmesiyle oluşan Çelebi adını kullanan Evliya Çelebi 1600′lü yıllarda yaşamıştır. Yunus Emre “Suyun akar yalap yalap, / Böyle emreylemiş çalap.” sözlerini 1300′lü yıllarda söylemiştir. Kim İslam’ı Yunus Emre’den daha iyi yaşadığını söyleyebilir? O hâlde Yunus Emre gibi yüce bir zâtın bile sakınca görmediği “çalap” (Tanrı) sözcüğünü kullanmanın günah olduğunu düşünmek akla sığar mı? Dahası Türkiye Türkleri gibi müslüman olan Azerbaycan Türkleri bugün Allah sözcüğü yerine “Tanrı” adını kullanmaktadırlar. Bu insanlar mı kâfir, yoksa biz mi bilinçsiziz?

Tanrı adının kullanılmasının “günah” olduğunu söyleyen bazı cahil insanlar, “Allah’ın 99 adında Tanrı yoktur. Bunun için onu kullanmak günahtır.” derler. Kargaların bile güleceği bu savunmayı çürütmek çok kolaydır. Nitekim “mevla ve hûdâ” sözcükleri de Allah’ın 99 adında bulunmadığı hâlde bunların kullanılmasında bir sakınca görülmemektedir. O zaman bu anlayışta bir bozukluk veya kasıt vardır. Türkçe kökenli olanı kullanınca günah oluyor da, Farsça kökenliyi kullanınca neden günah olmuyor?

İkinci bir savunma ise, “Allah tektir, Tanrı çoktur.” anlayışı ile Tanrı adının karalanmasıdır. Bu da düpedüz yalandır ve araştırmaktan aciz insanların sayıklamalarıdır. Binlerce yıllık Türk tarihinde ortaya konulan metinlerin hepsinde “Tengri” sözcüğü hiç çoğul olarak kullanılmamıştır. Kaldı ki Türkler Şamanist dönemlerden beri hep “tek Tanrılı” inanca sahiptirler.

Üçüncü uydurma ise, Tanrı sözcüğüne getirilen “+Ça” eki ile “Tanrıça” sözcüğünün oluşturulmasıdır. Bu sözcük, bir cinsiyet bildirdiğinden insanlar “Allah’ın cinsiyeti yoktur; fakat Tanrıça denildiğinde Tanrı’nın dişisi de olduğu anlaşılmaktadır.” diye bir düşünce öne atmaktadırlar. Bu tez de gerçeğe aykırıdır; çünkü Türkçede gramerce cinsiyet yoktur. Erlik – dişilik takısı olmayan Türkçede, bu yolla cinsiyet belirtmek düşünülemez. Bu mantık, “Çar / Çariçe, Kral / Kraliçe” gibi örneklerde görülen yabancı mantığın Türkçeye uyarlanmasıyla oluşturulmuştur ve dil bilgisel açıdan yanlıştır.

Sonuç: “Türk, Tanrı demelidir.”

İslam’ın yalnızca Arapça yaşayabileceği kuruntusu, artık Orta Çağ zihniyetinde kalmalıdır. Türk’ün İslam anlayışı, nasıl ki sömürülmeyi adet edinmiş bedevî anlayışından farklı ise, bu inancı yaşayışımız da kendimize özgü olmalıdır. İnsanlar Yaratıcı’ya istedikleri gibi hitap edebilmelidirler. Kutuplarda yaşayan bir Eskimo, müslüman olmayı istediği zaman “Arapçayı öğrenme” şartıyla karşı karşıya kalmamalıdır. Çünkü Arapçanın hiçbir özelliği ve üstünlüğü yoktur. Önemli olan Tanrı’nın (Allah’ın) insanlara vermek istediği buyrukları hakkıyla benimseyebilmektir. Bunun için her ulus dinini kendi diliyle yaşamalıdır. Aksi takdirde bu Arap emperyalizmi olarak ulusları Araplaştıracaktır.

Tanrı’nın “Ve kalplerinizdekini ister gizleyin, ister meydana çıkarınız Allâh onu bilir.” (K.K. – Âl-i İmrân, 29) buyruğundan anlaşıldığı üzere, bir kişinin Yaratıcı’ya “Tanrı” veya “Allah” demesindeki kastı önemlidir. Eğer niyetimiz temizse ve yalnızca tek olan Yaratıcı’ya sesleniyorsak, Tanrı içimizdeki niyetin aslını bilerek seslenişimizin karşılığını ona göre verir ve burada hiçbir sözcüğün birbirine üstünlüğünden bahsetmemiz mümkün olamaz. Çünkü sonu Tanrı’ya çıkan her yol kutludur, eşdeğerdir. İslam peygamberi Muhammed’in “Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız.” ve “Ameller niyetlere göredir.” sözlerinden de yine aynı sonuca varılmaktadır. Önemli olan yüce Tanrı’nın varlığına, birliğine ve onun evrenin tek hâkimi olduğuna inanmak, iman etmektir.

Türkiye’de Türk düşmanlığı yapan bazı çevreler, bu düşmanlıklarını din üzerinden gütmektedirler. Doğrudan Türklüğe hakaret etmekten çekinenler, dolaylı olarak Türk Ulusu üzerinde “aşağılık” psikolojisi yaratmaya çalışmaktadırlar. Bunun için Türkleri, gerçek müslüman (!) olmak için tıpkı hizbullahçılar gibi tam bir Arap modeli içine girmeleri konusunda zırvalıklara inandırmaya çalışmaktadırlar. Gökten vahiy gelmiş gibi, insanlara Arapçanın ve Arap gibi yaşamanın üstün olduğunu söyleyip duran bu düşmanlar, Tanrı adını kullanmak gibi İslam’ı Türkçe yaşamanın her adımına da ateşli biçimde karşıtlık gösterirler. Çünkü onlara göre Türkler, kendi öz değerlerini yitirmedikleri sürece yok olamazlar.

Allah’ın 99 adından olmayan Farsça kökenli “hûda“, “mevlâ” ve “yezdan” sözcükleri, Farslar’ın (İranlıların) binlerce yıl önceki “zerdüştlük” (ateşperestlik) inancına ait sözcükler olduğu hâlde, Türk düşmanları bu sözcükleri kullanmakta hiçbir sakınca görmüyorken, Türkçe kökenli “Tanrı” ve “Çalap” sözcüklerine asla tahammül edemiyorlarsa bunun adı düpedüz TÜRK düşmanlığıdır!

Ulu Önder Atatürk‘ün “Bizim dinimiz, milletimize uyuşuk ve aşağılanmış olmayı tavsiye etmez.” sözüne uyarak Türk’ün yapması gereken, üzerindeki ölü toprağını atarak düşünmesi, sorgulaması ve kendisine dayatılan bilgileri eleştirmesidir. O anda Türk, usunu uyuşturan hainler yüzünden öz diline düşman bir kişi olduğunu anlayacaktır.

Erkli, görklü, bengü Tanrı Türk’ü korusun!
Orkun KUTLU

Ankara'da Hun İzleri



Moğolistan'da Gobi Çölü'nden başlayıp Anadolu'ya uzanan taştaki izlerin en ilginç örneklerinden bazıları da Salihlerobası köyü yakınlarında. Buradaki kaya resmi alanında, Orta Asya'dakilerle çarpıcı benzerlikler taşıyan figür ve damgalar bulunuyor. Geyik ve dağkeçisi figürleri, daha çok damga niteliği taşıyor.



Gizemli Yazıtlar Vadisi

Güdül ilçesinde, Salihlerobası köyünün engebeli arazisi yer yer derinleşen bir vadiyi barındırıyor. Bu vadi, Anadolu tarihinin en gizemli eserlerine ev sahipliği yapıyor. Vadinin sağ ve sol yanındaki kayalıklarda yazı ve resimler yer alıyor. Varlığı bugüne dek bilinmeyen bu kaya resimleri şimdi incelenmeyi bekliyor. Ancak, define arayıcılara karşı, vadinin acilen korumaya alınması gerekiyor.



Kaya resimleri arasında soyut anlatıma dayalı çizimlere çokça yer verilmiş. Bol bol geyik ve dağkeçisi çizimi var. Buradaki geyik çizimi, Altay Dağları'nda bulunan bir çizimle benzerlik taşıyor.



Erzurum, Karayazı Cunni Mağarası, Ordu, Mesudiye-Esatlı köyü kaya resmi alanlarında görülen 'yön damgası' burada da var.



Kaya resimleri kazıma ve dövme tekniği ile yapılmış. Resimdeki 'at' dövme-kazıma tekniğiyle oluşturulmuş. Figürlerin iyice küçülmesi ise yazı ile birlikte kaya resminin yapıldığı dönemlere işaret ediyor.



Yoğun resimlerin bulunduğu panodan yaklaşık kırk metre kadar uzaklıkta 'güneş kültü' resmi bulunuyor. Güneş kültü, Orta Asya'daki hemen bütün kaya resmi alanlarında karşımıza çıkıyor ve eski Türk kültürünün temel öğelerinden sayıyor.



Yaklaşık kırk civarında resmin bulunduğu panoda birbirine benzer ama tamamen ayrı dönemlerde yapıldığı sanılan resimler var. Resimler arasındaki farklılıklar, sanki kuşaklar arasındaki değişimi yansıtıyor.



Birbirine benzer ama hepsi farklı insanların elinden çıkmış, tamamen stilize çizgiler bunları yapanların ruh dünyasına, inançlarına, korkularına ve sevinçlerine işaret ediyor. Muhtemelen başta ölüm töreni olmak üzere, töreleri de resmediyolar.



Kaya resimlerinin tam karşısında bulunan bu alanların kurgan (mezar) olması çok büyük ihtimal. Kazı çalışması ve tam bir saha araştırması yapmadan kesin bir şey söylemek mümkün değil. Fakat ilk bakışta kurgan izlenimi veriyorlar.



İkinci kaya resmi panosunda da resim, yazı, damgalar bir arada yer alıyorlar.



Yaklaşık dört metrekarelik panonun en çarpıcı kısmı ise dört satırlık yazı. İncelendiğinde bunun resim ya da damgalardan farklı olduğu anlaşılıyor. Uzmanlar yazıdaki işaretlerin runik niteliğine dikkat çekiyor. Göktürk yazıtlarıyla kıyaslama yapıldığında aynı işaret veya harflerin kullanılmış olabileceği üzerinde duruluyor.



Kaya resmi alanlarının en önemli özelliği aynı alanda 'kurgan' yani 'anıtmezar'ların bulunması. Ankara, Güdül, Salihlerobası köyündeki kaya resmi alanında da benzer bir görünüm var. (Fotoğrafın ön planındaki taş yığın.) Ancak bu mezarların hiçbiri henüz araştırılmış değil.



Yaklaşık beş kilometrekarelik bir yörenin içinde ikinci bir kaya resmi alanı var. Yeni alandaki çizimler de yine runik harfli yazıtları andırıyor.

Atlas. Nisan 2009, sayı 193
YAZI VE FOTOĞRAFLAR: SERVET SOMUNCUOĞLU

Savangin Mağarası



''Prehistorik mağara olan Savangin mağarası, Yusufeli'nin Kılıçkaya Beldesi’nden Bakırtepe-Avcılar köylerine bağlantı sağlayan köy yolunun 28. km’sinde araçtan inerek yaklaşık 3 km kuzey yönünde alçalan vadi boyunca yayan gidilerek ulaşılmaktadır. Mağara meskûn mahalden uzak, Alanbaşı köyünün Aslanlı mahallesine ait bir mezrada bulunmaktadır. İlk kez 1995 yılında, Yrd. Doç. Dr. Osman Aytekin ve ekibi tarafından tesbit edilen mağara; doğu yönünde arazi seviyesinde olmak üzere iki kademeli kaya kütlesinin batıya bakan yüzünde ve yanından geçen dere yatağından yaklaşık 25 m. yükseklikte bulunmaktadır. Batıya bakan mağara açıklığına güney yönünden geçilmekte olup, açıklık 10.60 m, yükseklik ise 6 m'dir. Kuzey yönünde yükselerek derinleşen ve genişleyen mağara, düzgün olmayan dikdörtgen plan göstermektedir. Dip kısmında çökme sonucu oluşan moloz yığınlarının yanısıra, iç yüzeyi tamamen is tabakası ile kaplıdır. Mağaranın asıl önemi, girişin hemen üstünde 35 x 50 cm ebatlarındaki figürlü yazıtıdır. Runik yazısı olarak tahmin edilen bu yazıt çeşitli hayvan ve insan figürlerinden oluşmaktadır. Eğer yazıt netleştirilebilirse yöredeki ilk Türk yerleşmesine tanıklık edecektir.

Yazı: Taner Artvinli'nin "Yusufeli" (2000) adlı kitabına Yrd. Doç. Dr. Osman Aytekin tarafından yazılan İlçedeki Kültür ve Tabiat Varlıkları başlıklı bölümden.''

Yazan: Alt Iner Gek

Taştaki Türkler

Taştaki Türkler 1. ve 2. Bölüm (Youtube)




Taştaki Türkler 1. ve 2. Bölüm (Dailymotion)



Türk Ateş Kültü



Türk Ateş Kültü

ÖNTÜRK KÜLTÜRÜ’nde KÜN (GÜNEŞ) ısı ve ışık kaynağı olduğu gibi, yeryüzünde de ATEŞ hem, ısı, hem ışık verir. Bu yüzden yeryüzünde GÜNEŞ’in, yani TANRI’nın temsilcisidir. Bu yüzden kutsaldır.

ATEŞ yakılan yer OCAK’tır, bu yüzden çoğu kere ikisi aynı anlamda kullanılır. OCAK’sız barınak olmaz… Bu yüzden OCAK hem eve, hem de AİLE’ye işaret eder. “Ocağın tütsün, ocağımızı söndürme” gibi ifadeler günümüzde bile AİLE’nin devamına işaret eder. Geçmişte pek çok aile ocaklarını hiç söndürmeden sürekli yakarlardı. Modern hayatta önce sobalara, sonra da kalorifere geçince, bu kavram önemini kaybetmeye yüz tutmuştur. - Tahir Türkkan

ALTI YARIK TİGİN’DEN BİR BÖLÜM

Aşağıda Macar Türkolog Aurel Stein tarafından 1907 yılında İçki Türkistan diye bilinen bölgede Miran (Tun Huang, Çin) kalesinde 3 yaprak halinde bulunan ALTI YARIK TİGİN’den orijinal bir metni bulunmakta.



Yazının bugünkü Türkçe’ye tercümesi şöyle:

- “Takvimin ong yılının beşinci ayının sekiz yirmincisinde (M.Ö. 18.5.519) beldesinin kralı olarak Sahib-ı Muvaffak’ı, teşyi olunarak geldi, canlı-ruh olabilmek üzere namının yakılması suretiyle TANRI’ya geçebilmek için. “

- “Ateşte yakılmak suretiyle geçmişe, BÜ olarak yakılmış olması dolayısiyle ‘muvaffak olarak ölen namın uçurulması’ gayesiyle yapılan dua sebebiyle muvaffak oldu. “

- “OK ÖNGIM GOİNG isimli halk yüzünün OT-OZ askeri olarak gelen, bir TEK Rabbe inananların beş ordularının beyi hakkındaki işbu yazıyı dinimizin Hizmetkârı olarak yazan BUĞUN TUR (üstün dinî kurum) mensubudur. “

Bu metin TÜRKLER’deki TEK TANRI inancını ve ATEŞ KÜLTÜ’nü açıkça ortaya koyması bakımından son derece önemlidir. - Kazım MİRŞAN

Ön-Türkçe ateşe, tüm görünen evrene de ON denirdi. Türklerin ON OĞUZ federasyonu olduğundan söz edilir ve 10 tane boydan oluşmuş bir OĞUZ federasyon olduğu sanılır. Benim görüşüm bu inanın yanlış olduğudur. On Oğuz veya ON-OK-UZ /evrene ait Oklarız/ demektir. Keza DOKUZ OĞUZLAR, 9 tane boydan oluşmuş bir federasyon olmayıp OT-OK-UZ yani /ateşe ait Oklarız/ demektir. Burada yine, zaman içinde, bir değişim olmuş OT-OK-UZ , TOKUZ , DOKUZ değişimine uğramıştır. Keza ÜÇ OĞUZ boyları 3 tane boyu ifade etmiyor, sadece UÇ-OK-UZ, yani /UÇ Oklarıyız/ (UÇ tepede duran, en yüksek olan) anlamını taşıyor.

Haluk Berkmen

Sibirya'dan Hakkariye Taştaki Türkler



Kütahya'nın Süvarileri

Kütahya, Çavdarhisar Aizonai Tapınağı'nın doğu yüzüne bakan duvarında yer alan bu resimde at üzerindeki süvarinin elinde taşıdığı sancağın alemindeki 'kurt başı' ve 'ok-yay' damgası, bu resmin binyılın başlarında Anadolu'ya gelen Türklerce yapıldığının işareti. Çünkü 'ok-yay' aynı zamanda Türük Bil hükümdar ailesinin damgasıdır.



Erzurum'un Belleği

Erzurum, Karayazı Cunni Mağarası'nda yaklaşık 40 kadar Oğuz damgasının yanında çeşitli resimler de var. Bunların en çarpıcısı da hiç şüphesiz süvari resmi. Hemen hemen bütün alanların ortak resmi olan süvari, burada da kendini gösteriyor.



Moğolistan, Çeçerlek kenti yakınındaki tarihöncesine ait 'Türk mezarı' bozkırın ortasında zamana direniyor. Anıtmezarın taşları üzerinde geyik resimleri de var.



Moğolistan'da Mandıl Haykhın'ın bulunduğu yer tamamen çöl görünümünde. Yüzlerce kaya resminin yayıldığı bu alan sadece doğanın yıpratıcı etkilerine açık. En yakın yerleşim yeri yüzlerce kilometre uzakta.



Baykal Gölü yakınındaki İrkutsk kentine yaklaşık 400 kilometre uzaklıktaki Lena kaya resimlerinin yaş tespiti Rus bilim adamlarınca İÖ 14.-12. binyıllar olarak yapılmış. Lena resimleri alanı bir uçtan diğer uca yaklaşık 1200 metrelik bir kaya duvar üzerinde. Burası aynı zamanda bir mezar alanı.



Balbalın Serüveni

Ağustos 1998'de bir tesadüf sonucu Hakkâri kent merkezinde bulunan ve Van Müzesi'nde sergilenen 'Hakkâri Stelleri' ilk kez Atlas tarafından dünyaya duyurulmuştu. Hakkâri stellerinin, Orta Asya'da yaygın olarak görülen balballarla olan olağanüstü benzerlikleri derhal dikkat çekmişti. Biçimsel benzerliklerin yanı sıra duruş biçimindeki ayrıntılar ve kılıç, kupa gibi nesnelerdeki ortaklık bunların aynı kültürün uzantıları olduğu düşüncelerine yol açmıştı. Arkeologlar bu stellerin Orta Asya kökenli göçebe kavimlere ait olabileceği üzerinde durmuştu.



Balbal



Gobi Çölündeki kaya resimlerinde av sahneleri de yer alıyor.



Rusya'daki Lena kaya resmi alanında restorasyon çalışması sonrasında belirginleştirilen resimlerde de geyiğin özel bir yeri var. Bu resimde geyiğin yanında bir de süvari yer alıyor. Büyük olasılıkla süvari ve geyik ayrı zamanlarda çizilmiş.



Geyiğin Yolculuğu

Mandıl Haykhın, Moğolistan'ın orta kesiminde yer alan Bayanhongur eyaleti sınırları içinde. Mandıl Haykhın zirveleri tepsi şeklinde birbirine yakın üç dağdan oluşuyor. Burada binlerce kaya resmi var. Pek çok geyiğin resmedildiği kayalardaki resimler giderek yazıya dönüşüyor-ki bu yazı Orhun Anıtları'nda kullanılan eski Türk alfabesi ile yazılmış.



Gobustan Hayali

Gobustan kaya resimleri alanı, Azerbaycan'ın başkenti Bakü'ye 50 kilometre uzaklıkta 'Gobustan Gayalıkları' olarak bilinen alanda yer alıyor. Avrasya'da, Saymalı Taş'ın dışında diğerleriyle kıyaslandığında en zengin alanlardan biri burası. Farklı dönemlere ait izler var Gobustan'da. Büyük boyutlu çizimlerden küçülmüş stilize çizgilere yönelen arayış, aynı zamanda uzun bir tarihsel sürece tekabül ediyor. Gobustan'ın simgesi sayılan ve 'halay çeken insanlar' diye anılan resimdeki figürler, birçok kaya resmi alanında karşımıza çıkar.




İzmir, Ödemiş Konaklı beldesindeki Soğukluk Deresi mevkiinde bulunan zengin kaya resimleri alanı ne yazık ki tahrip olmuş. Alanda ulaşabildiğimiz birkaç resimden biri insan figürü. Bu resmin benzerlerine özellikle Saymalı Taş'ta rastlamak mümkün.



Saymalı Taş'ta giz dolu resimler geçit yapıyor. 'Gökyüzü arabaları' diye de anılan resimde kutsal uçan atları ya da boğaları ile Şamanların göksel yolculuğuna işaret ediliyor.



Kırgızistan, Talas bölgesindeki Karakol Yaylası 2 bin 800-3 bin rakımlı. Buradaki resimler de değişik zaman dilimlerine ait. Yani binyıllar içinde yapılan resimler söz konusu, son süreçte ise burada da 'damga'ya geçiliyor. Daha önce bulunduğu belirtilen yazılara ise rastlayamadık.



Kars, Kağızman'a bağlı Camuşlu köyündeki 'Yazılıkaya ve Kurbanağa' ile Şaban köyündeki 'Geyikli Tepe' kaya resmi bakımından Türkiye'nin en zengin bölgesi.



Hakkâri, Gevaruk Yaylası'ndaki kaya resmi alanı Muvaffak Uyanık ve Ersin Alok tarafından tespit edilmişti. Araştırmacıların sırlarına eğilmesini bekliyor.



Kütahya Çavdarhisar'daki Aizonai kentinin antik duvarları üzerine yapılan resimler bininci yılın başlarından itibaren Anadolu'ya göçlerle gelen Türk boylarından kalma. Sibirya'da Lena kıyısındaki süvari, sanki gelip Aizonai'nin duvarına asılmış.



Saymalı Taş'ın sembol resimlerinden 'güneş adam', Gobi Çölü'nden Anadolu'ya hemen hemen tüm kaya resmi alanlarında kendini gösteriyor. Saymalı Taş'taki bu araba resmi, önemli birinin, belki de kağanın arabasıdır. Bu araba, Altay Dağları'ndaki Pazırık kazısında bulunan ve bugün Petersburg Ermitaj Müzesi'nde sergilenen 'Pazırık arabası' ile büyük benzerlik taşır.



Saymalı Taş'ın sembol resimlerinden 'güneş adam', Gobi Çölü'nden Anadolu'ya hemen hemen tüm kaya resmi alanlarında kendini gösteriyor. Saymalı Taş'taki bu araba resmi, önemli birinin, belki de kağanın arabasıdır. Bu araba, Altay Dağları'ndaki Pazırık kazısında bulunan ve bugün Petersburg Ermitaj Müzesi'nde sergilenen 'Pazırık arabası' ile büyük benzerlik taşır.



Hazar kıyısındaki Gobustan'da 'Büyüktaş' , 'Küçüktaş' ve 'Cıngırdağ' olmak üzere birbirine yakın üç ayrı bölgede yer alıyor. Buradaki kaya resimleri çeşitlilik bakımından son derece zengin.



Kazakistan, Tamgalı Say'da sayıları binlerle ifade edilen kaya resimlerinin büyük çoğunluğu birçok resmin bulunduğu panolardan oluşuyor. Kayaların işlenmesinde iki ayrı teknik yani 'dövme' ve 'kazıma' kullanılmış. Bütün kültürlerde görülen uçan at efsanesi burada da görülüyor. Öte yandan Tamgalı'nın uçan atı, Saymalı'da karşımıza 'gökyüzü arabaları' olarak çıkıyor.



Kazakistan, Tamgalı Say'da sayıları binlerle ifade edilen kaya resimlerinin büyük çoğunluğu birçok resmin bulunduğu panolardan oluşuyor. Kayaların işlenmesinde iki ayrı teknik yani 'dövme' ve 'kazıma' kullanılmış. Bütün kültürlerde görülen uçan at efsanesi burada da görülüyor. Öte yandan Tamgalı'nın uçan atı, Saymalı'da karşımıza 'gökyüzü arabaları' olarak çıkıyor.



Moğolistan, Gobi Çölü kaya resimlerinin yoğunlukla bulunduğu alan, artık tamamen kurumuş bir nehir yatağının yanında. Nehir, bir zamanlar buralarda çok canlı bir hayat olduğunun işareti. Burada kayalara dağkeçisi, geyik gibi figürler, damgalar ve bir kompozisyon içeren resimler, av sahneleri gibi panolar işlenmiş.



Moğolistan, Gobi Çölü kaya resimlerinin yoğunlukla bulunduğu alan, artık tamamen kurumuş bir nehir yatağının yanında. Nehir, bir zamanlar buralarda çok canlı bir hayat olduğunun işareti. Burada kayalara dağkeçisi, geyik gibi figürler, damgalar ve bir kompozisyon içeren resimler, av sahneleri gibi panolar işlenmiş.



Güney Sibirya ve Moğolistan coğrafyasında yaklaşık 400 civarında tespit edilen 'geyik taşlar'ın bir kısmı bugün müzelerde, bir kısmı ise hâlâ dikildikleri yerde duruyor. Kaya resimlerindeki geyik, dönüşerek mezar taşlarına taşınmış ve ölen kişinin geyik olarak don değiştirdiğini anlatmaya başlamıştır. Bu mezar taşları ile kaya resimleri, ortak özellikler sergileyen çizimler olarak bize binyıllar boyunca devem eden bir kültürün sürekliliğini aktarıyor.



Kırgızistan'da Tanrı Dağları'nın kollarından 'Aladağlar'ın zirvelerinden Saymalı Taş, on bin kaya üzerindeki yüz bin resimle dünyanın tartışmasız bir numaralı kaya resmi alanı. Tarih bakımından en eski resimlere de burada rastlanıyor. Bu dağkeçileri, büyük ihtimalle ilk dönemlere ait ve Saymalı Taş'tan binlerce kilometre ötede Hakkâri, Gevaruk Yaylası'ndaki figürle büyük benzerlik taşıyor.



Hakkâri, Yüksekova Gevaruk Yaylası'ndaki kaya resimleri, Türkiye'de en yüksek rakımdaki resimler. Bu denli ulaşılması zor yüksekliklerin tercih edilmesi, Orta Asya'da karşılaşılan kaya resmi alanlarını hatırlatıyor. Coğrafi alanın seçilmesi bakımından görülen ortaklık, resimlerin tarz ve üslubunda da kendini gösteriyor. Örneğin Kırgızistan'da Saymalı Taş'taki resimlerle Gevaruk Yaylası'ndakiler arasında şaşırtıcı benzerlikler var. Özellikle 'dağkeçisi', 'ok yay' damgası Orta Asya kaya resimleri ile örtüşüyor.



Çiğim Taş'ın Damgaları

Kırgızistan Talas bölgesindeki Çiğim Taş yaklaşık 3 bin 500 metre rakımlı yüksek bir vadinin adı. Burada bir pano gibi yükselen kayanın üzerinde 300 civarında resim var. Panonun etrafına dağılmış kayaların tümü de resimli. Çiğim Taş resimlerinin diğerlerinden belirgin farkı, bunların tamamen stilize çizimlere dönüşmüş ve iyice küçülmüş olması. Artık doğayı birebir resmetme dönemi bitmiş, soyut arayışlar başlamıştır. Bu arayışlar damgayı ve devamında alfabeyi doğurur. Çiğim Taş, bir bakıma damgaların resmedildiği bir alan.



Kazakistan'da Almatı'ya 170 kilometre uzaklıktaki Tamgalı Say, dünyadaki sayılı kaya resmi alanlarından biri ve Unesco'nun dünya kültür mirası listesinde. Geniş bir alana yayılan resimler, aynı zamanda bozkır kavimlerinin tarihine ışık tutuyor. Burada kaya resimlerinin, tarihöncesinden yakın zamanlara dek devam eden bütün aşamaları rahatlıkla tespit edilebiliyor. Doğayı birebir çizmekle başlayan süreç, inanç resimleriyle, sembollerle devam ediyor ve nihayet damgalara ulaşılıyor. Damgalardan da harflere ve yazıya geçiş başlıyor. Tamgalı Say, bütün bu sürecin resimli tarihi.